O'ndan Başka İlah Yoktur

Akide dersleri 1. bölümün devamıdır. 

...İnsan tek olan Rabbine iman etmiştir. Bir başka dinin ilahı teklik ve gereklilik şartına bağlı olmadığından akidenin bu çağdaki en büyük problemi olarak beyan edilmesi gereklidir ki; "Bizim diğer dinlerle ilahımız birdir" diyemezsiniz.

"Hristiyanlar, Yahudiler, Müslümanlar tek tanrılı dindir." diyemezsiniz.

Ontolojik olarak 'birden fazla ilahları yok' diyebiliriz. Ancak 'ilahlarımız birdir' diyemezsiniz.

Hristiyanlar ile, Yahudiler ile ilahlarımız birdir diyemezsiniz.

Bu durum bugün, çağımızda, dünya çapında ortak bir inanç sistemini oluşturma gayretiyle Müslüman akidesine vurulmuş ve kurulmuş olan büyük tuzaklardandır. 

Hristiyan için ilah; oğlu olan bir varlıktır.

Yahudi için ilah; kendisiyle yarışabilir nitelikleri vardır.

Hindu için, Zerdüşt için ilah başka bir şeydir vs.

Ancak yeryüzünde hiçbir dinin ilahıyla bizim ilahımız aynı değildir. Bunların her birisi birbirinden farklıdır.

Yani  bugün toplumda çokça görürsünüz, Hristiyan bir ahbabını görüyor adam, "Ya kavga etmeye ne gerek var ilahımız bir." diyor.

Hayır değil, ilahımız farklı. 

Bizim ilahımız dışında kalan bütün ilahların anlatım biçimi, küffar ehli olmanla ilişkili olduğu için, bu hakikat dairesinde buradan kıyamete kadar unutulmamalıdır ki diğer dinlerin ilahları onların bize kaktırmaya çalışmış olduğu bir yalandır.

Cenabı Hakkın Hayy ve Kayyum olduğu, her an bizim üzerimizdeki işleyişe hükmettiğini gösterir ki; Bakara Suresinin 255. ayeti kerimesinde (Ayetel Kürsi) Allah'u Zülcelal'in kim olduğunu ve ne olduğunu anlamaya başlıyoruz;


''Allah'tan başka ilah yoktur. Ancak ilah O'dur, hayat sahibidir, kayyumdur...'' Yani diridir. 

Kimi zaman Müslümanların, 'Rabbimizin bizim ona yöneldiğimiz anda onun bize teveccüh ettiği' düşüncesine sahip oluyorlar. Bu İslam akidesinin altını oymaktadır. 

Yani şuna benziyor, Müslüman gençlere veya etrafımızdakilere ne diyoruz; "Oğlum Rabbinle aranı iyi yapmak için namaz kıl, oruç tut, hacca git imkan varsa, kuran oku, Rabbinden iste o zaman verir."

Şimdi dikkat, çocuğa 'Rabbine yönlenirse Rabbinin ona bir şeyler vereceğini', Rabbimizden önce siz anlatırsanız bu sevdirme manasında doğru bir şey. Ama bir süre sonra adam şu hale gelirse; "Ya bugün işler kötü, ben bir camiye gideyim. Ya bizim çocuklar hasta, bugün sadaka vereyim. Bugün şu oldu, bunun için böyle yapayım" dediğiniz zaman Rabbimizin sanki -muhtaç olduğumuz anda dirildiği- inancı ortaya çıkar.

İmamı Mahuridi, İmamı Eşari döneminde bunlar yoktu. 

Niye? 

İnsanlar hep namazdaydı, hep oruçtaydı. 

Yani o dönemde ben bunu anlatsam insanlar derdi ki bana; "Ya sen ne anlatıyorsun biz Rabbimize zaten her an secde ediyoruz." 

Ama şimdi dikkat, mescitler Cuma namazı dolu, teravihin ilk günlerinde dolu, Kadir gecesinde dolu.

Kadir gecesinde adam, "Yapılan dualar geri dönmez." diyor. Amenna ve saddakna. Ama bir inceliği unutma aziz kardeşim, Rabbimiz her an diridir. Namaz kılarken de bizimledir, başka bir iş yaparken de bizimledir, hep bizimledir, dipdiridir.

Yani bugünün düşüncesiyle, 'babam uyudu şimdi bir haltlar karıştırabilirim' düşüncesi ne yazık ki İslam literatürüne girmeye başladı. Namaz kılmıyorsam şunları yapabilirim... Oruç tutmuyorsam şunları yapabilirim...

Uzun yıllar Türkiye'de vardı, "Hacca giden ticaret yapar mı" diyorlardı. 

"Hacca giden adam bir daha bir işle uğraşır mı, elini ayağını çekmesi lazım dünya işinden" diye 1940'lı yıllardan başlayan bir süreç 70-80'li yıllara kadar devam etti. 

Niye? 

Adam diyor ki "Hacca gittin temizlendin. Ticarete girip kirletemezsin kendini, hacısın sen. İşe güce karışma."

Ne bu? İslam akidesi ortadan kalkmış. İslam akidesi başka bir şey, Allah'u Zülcelal'e ibadet etmek başka bir şey.

Bir zat ile tanıştım şunu beyan etmişti,

"Cumaya gidiyor musun abi hadi cumaya." dedim.

"Ben içki içiyorum." dedi.

"Aman abi ne yaptın sen, içki içen neden cumaya gitmez?"

"E ben o halta düşmüşüm, Rabbime gidecek yüzüm yok. Günah işlemediğimde Rabbime gideceğim." dedi...

E öyle bir şey mümkün değil ki insanoğlu günah işlemek üzerine yaratılmıştır.

Zamanında bu adamlara, "Sen bir kere düştün ya, bu saatten sonra senden adam olmaz." dediler. Halbuki Kur'an-ı Azimüşşan'ın getirdiği akideye bakınız ki sarhoşken ayıl, namazını kılmaktan yükümlülüğün düşmüyor.

İçki içen adamdan namaz yükümlülüğü kalkmaz. 

Ancak akidede, 'Müslüman sanki önce ibadeti yerine getirmeli, ibadetini yerine getirecek şekle bürünmeli, o şekle bürünürse ibadet edeceği' anlayışı doğuyor.

İbadette yapılan eksiklik, Rabbimiz ile olan mukavelenin içerisinde bizim hatamızdır. Ancak mukavelenin gereği düşmez. Yükümlülük devam eder.

Bu şuna benzer, sen bu ay kirayı ödemedin, bir sonraki ay da ödemedin, 3-4-5 ay oldu ödeyemiyorsun. Henüz kontratınız iptal edilmiş değildir adam mahkemeye gidecek şu olacak bu olacak. Arada sen birde ödedin kaza ettin, tamam devam ediyor çünkü elinde mukavele var. Yani şimdiki anlayış şu, 'bu ay kirayı ödeyemedin mi? mukavelen iptal oldu.'... 

Mukavele başka bir şey, mukaveleden doğan borç başka bir şey.

İbadet, Allah'u Zülcelal'e iman ile bağlandığımız tevhid akidesinden doğan bir borçtur. 

Borcu ödemeseniz dahi, ödemiyor olduğunuz durumda dahi, ibadetlerinizi yerine getirirken 'zaten beceremiyorum' anlayışı oturursa; orada Rabbimizin diri olduğuna karşı, kayyumiyetine karşı büyük bir hata yapılmış olur.

Allah'u Zülcelal bu sözümüzü şöyle beyan eder (Ayetel Kürsi'nin devamı);

''O'nu ne bir gaflet, ne de bir uyku tutmaz''

Allah'u Zülcelal diyor ki "Rabbinizi sakın uykuda zannetmeyin." Hani dedim ya, "Çocuk babasını uykuda bilip bir halt işlemeye kalkar" diye. İşte bu durumun adamın akidesini bozacağını Kur'an'da yine şöyle çok net ifade ediliyor.

Devamında, (Ayetel Kürsi'nin devamı)

''Semaların içinde ne varsa, arzın içinde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun izni olmadıktan sonra O'nun huzurunda kim şefaat edebilir''

Bu noktada mealci zihniyetle karşı karşıyayız. O'nun izni olmadan kimse şefaat edemez ancak onun izin verdiği ve hatta izin vermekle kalmayıp mükellef tuttuğu Resulullah Aleyhisselatu Vesselam bab-ı şefaatin sahibidir.

"Şefaat yoktur" diyen adam, Ayetel Kürsi'nin, yani Bakara suresi 255. ayeti kerimedeki -izni ilahiyi, Rabbine mecbur etme- hükmünden ehli sünnet akidesinden çıkar. 

"Şefaat yoktur" diyen adamın, İslam akidesinde ehli sünnet vel cemaat olma şansı kalmaz. Çünkü Rabbimizin ''İzni olmadıkça'' beyanatı, O'nun -izin verebilir- olduğunun ifadesidir. Eğer öyle olmasaydı zaten bu beyanatta bulunmazdı.

Ayetin devamında;

''Onların önlerinde yaptıkları işleri bilir, onların arkalarındaki işleri de''

Kimi zaman gençler arasında şöyle bir cümle var, bazen birisi birisine söyler; "Bak Allah bizi görüyor dikkat et, Allah diridir, Allah kayyumdur, şu hatayı işleme." 

Adam da cevaben yanındakine diyor ki, "Ya Allah'ın işi gücü yok seni mi seyredecek." İşte akideden çıktı gitti.

Rabbimizin bir şeyi seyretmesi, senin gözlerindeki var olan ile karşılaştırılamaz.

Akidedeki en büyük problem şu, bizim ellerimiz, bizim ayaklarımız, bizim gözlerimiz, bizim burnumuz. Ee Rabbimizde "Duydum" diyor, "İşittim" diyor, "Gördüm" diyor, "Gösterdim" diyor. Onu sanki bizdeki fiillerle kıyas ederek, O'nun da öyle bir görmeye sahip olduğunu zannediyoruz haşa.

Onun görmesi ile insanın görmesini kıyas etmek, akideyi bozar.

Müslümanlar bu kıyasa girdikleri için akidelerini kaybetmiş oluyorlar.

Bir diğer taraftan Müslümanın yaptığı bir işleyiş esnasında "Rabbim keşke şimdi beni görmese" diye söylentileri var. Bu da akidede yoktur. Bu hakikati unuttuğumuz anda akide ve Cenabı Hakk ile aramızdaki ilişki kopuyor.

Ayetin devamında;

''Onun ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar''

Yani yeryüzünde ilmettiğiniz her şeyi Cenabı Hakk yaratmıştır. Bugün meşhur felsefecilerin söylediği gibi, insanın teknolojide attığı her adım Rabbimizin bir ikramıdır. 

Kişinin şahsi çalışmaları ile, sadece şu aklıyla elde edebileceği hiç bir teknolojik gelişme yoktur.

O halde çocuklarımıza  şunu öğretmemiz lazım, "Evladım Microsoft'un sahibi olan Bill Gates sadece çok çalıştığı için değil, kafir olsa dahi, Allah'u Zülcelal ona ikram ettiği, o da bu ikram ile çalıştığı için Windows'u bulmuştur." 

Biz çocuklarımıza bunu söylemeyi bir kenara bıraktık.

Çocuklarımızın akidesi ise, "Allah çalışana verir" yönünde gelişti ve bu ifade bir sonraki noktaya ulaştı.

Sanki Rabbimiz 'çok çalışan adama çokça verecekmiş' kavrayışı oluştu. Bu, akideyi bozmak için öğretilmiş bir cümledir. 

Cümle doğrudur. Ama geldiği noktada bu yüzyılda şu anlama geliyor artık, "Bill Gates çalıştığı için oldu" diyor. Peki Rabbimizin dilemesi nerede? Rabbim dilemeseydi olmayacaktı ki.

Rabbim Müslümanın da kafirin de Rabbul Alemindir.

Kafirin de Müminin de Rabbidir, kafir onu reddetse dahi. Zaten ona vermese, ona ikram etmese o hayat bulamayacak ki.

Öyleyse çocuklarınıza her sözünüzde mutlak surette "Bu adam bunu başarmıştır ancak onun bu başarısında Rabbimizin dileği vardır" dememiz gerekiyor.

Yani bizler 3 şeyi unuttuk ve 3 şeyi kelimeler manasında bir kenara bırakınca akidemiz bozulmaya başladı.

İnşallah, Maşallah, Biiznillah.

Bu 3 kelime Müslümanın ağzına pelesenk olmalıdır.

'Allah'ın izniyle', 
'Maşallah' - her halden onu koruması manasıyla-, 
'İnşallah', 
'Rabbimin dilemesiyle' demeye mecburuz.

Şimdi Müslümanlar bir yerde "inşallah" demeye korkuyorlar. Niye? "Aman adam şimdi benim Müslüman olduğumu olduğumu tam olarak kavramasın." diyor...

Ayetin devamında;

''Ancak O'nun dilediği şeyi kavrarlar'' Rabbim dilerse kavramanı bir ilmi, o zaman sen anlamaya başlarsın.

''Kudret kürsüsü semalardan ve arzdan geniştir. Bu ikisinin hıfzı ona ağır gelmez, çok yüce ve çok büyüktür''

Diyelim ve 2. bölüme burada ara verelim. 3. bölümde konuya kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah.


Kaynak: Fütuhatı Seyyid Muhammed Ruhi

ETİKETLER
futuhatakaidders